Belirli dönemlerde ekonomi gündemini meşgul eden meselelerden birisi de kamu kesiminin ekonomik yapı içerisinde olması gerekenden daha büyük bir yere sahip olduğu tartışmasıdır. Keynesyen uygulamalar ve savaş ekonomisi koşulları İkinci Dünya Savaşı sonrasında pek çok ülkede devleti özel kesim karşısında daha baskın bir konuma getirmiş olsa da, 1980’li yıllardan itibaren yaşanan Neoliberal dönüşüm ve Washington Mutabakatı ile 2000’li yılların başında gündeme gelen post-Washington süreci ekonomik yapı içerisindeki ağırlığı özel kesim lehine değiştirmeye başladı. Bugün pek çok ülkede devlet artık üretici veya tüketici bir rol üstlenmek yerine piyasaları düzenleyici, özel sektör için yol gösterici ve kurumsal yapıyı geliştirici bir rol üstleniyor. Fakat tüm bunlara rağmen modern ihtiyaçlar kamu görevlerinin git gide artmasına da yol açıyor.
“Bolluk Toplumu” devlete dengeleyici bir rol atfediyor…
Kurumsal İktisat alanında önemli çalışmaları olan John Kenneth Galbraith, 1958 yılında yayınladığı “Bolluk Toplumu-Affluent Society” kitabında özel sektörün büyümesi karşısında kamu hizmetlerinin eksik kalmasının toplumsal dengesizliğe yol açacağını ifade ediyor. Dolayısıyla bu analizde “toplumsal denge” için özel sektörün büyümesi karşısında kamu kesiminin de en az özel sektör kadar büyümesi şart. Son 40 yıldır pek çok ülkede devletin ekonomi içerisindeki göreli ağırlığı azalsa da ekonomik büyüklüğü artmaya devam ediyor. Bu çerçevede Türkiye’ye bakıldığında halihazırda 5 milyon kamu personeli görev yapıyor. Bu rakamın çok fazla olduğu değerlendiriliyor. Ancak, Türkiye’ye kıyasla nüfusu daha az olan Fransa’da 5.8 milyon, İngiltere’de ise 7.8 milyon kamu personeli görev yapıyor. OECD tarafından yayınlanan “Government at a glance 2025” raporunda kamu personelinin toplam istihdam içerisindeki payının OECD üyesi ülkeler için ortalama % 20 olduğu görülebilir. Aynı raporda ilk sırada Norveç yer alıyor ve Norveç’te kamu personelinin toplam istihdamdaki payı % 30 düzeyinde. Norveç’i, İsveç, Danimarka ve Finlandiya izliyor. Bu dört ülkede kamu personelinin toplam istihdamdaki payı % 25-30 arasında değişiyor. Türkiye’de ise aynı oranın yaklaşık % 15 ile OECD ortalamasının da altında olduğu görülüyor.
Türkiye “Toplumsal Denge”nin ne tarafında…
Kamu kesiminin ekonomik büyüklüğü yalnızca kamu personelinin toplam istihdamdaki payı ile ölçülmüyor. Kamu harcamalarının milli gelir içerisindeki payı da oldukça önemli bir gösterge niteliği taşıyor. 1980 yılında Türkiye’de kamu harcamalarının milli gelire oranı % 25,5 iken, bugün bu oran (2024 yılı OECD verilerine göre) % 32,6’ya yükselmiş durumda. Fakat Almanya, ABD ve İngiltere ile kıyaslandığında bu oran biraz mütevazi bile kalıyor. 1980’den günümüze Almanya’da kamu harcamalarının milli gelir içerisindeki payı % 48,2’den % 49,2’ye, ABD’de % 33,7’den % 37,9’a yükseldi. İngiltere’de tersine % 47,6’dan % 44’e düşse de Türkiye ile kıyaslandığında yine de oldukça yüksek kalıyor. Toplumsal refahın artması ile birlikte kamu kesiminin büyümesi toplumsal denge açısından olmazsa olmaz bir durum. Önceki on yıllara göre ülkelerindeki refah düzeyinin artması bireyleri daha çok hava yolu taşımacılığına, daha fazla eğitime ve daha nitelikli sağlık hizmeti almaya yönlendirmeye başladı. Daha fazla hava yolu taşımacılığı daha fazla hava limanı ve diğer alt yapı yatırımlarını, daha fazla eğitim ve daha nitelikli sağlık hizmeti ihtiyacı da daha fazla okul, daha fazla öğretmen, daha fazla hastane, daha fazla sağlık personeli ve değişen eğitim ve sağlık ihtiyaçları çerçevesinde daha yeni teknolojilere harcama yapmayı zorunlu hale getiriyor. Tüm bu örnekler değerlendirildiğinde; devleti küçültme veya kamu harcamalarını düşürme fikirlerinden ziyade özel kesim ve kamu kesimi arasındaki “toplumsal denge”ye hizmet edici fikirler ve politikaların geliştirilmesi daha önemli ve öncelikli bir konu haline geliyor.