İçinde bulunduğumuz dönemde dünya önemli bir ikilemi yaşıyor. Bu ikilemin bir tarafında daha fazla üretim ve gelir artışı isteği ile birlikte önemli çevresel tahribatların ortaya çıktığı bir durum yaşanırken, diğer tarafta ise çevresel bozulma ve iklim değişikliğiyle mücadele çerçevesinde ekonomik büyümeden ne düzeyde olduğu net olarak belirlenemeyen bir vazgeçme isteği yer alıyor.

İktisat tarihçisi A. Maddison’un araştırmaları tarihin sıfır noktasından günümüze kadar –yani yaklaşık son 2000 yıllık süreçte- dünyadaki gelir artışının boyutlarını detaylı olarak bizlere sunuyor. Bu araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlara göre dünya tarihi için önemli dönüm noktalarından biri, 18. yüzyılın sonlarında İngiltere’de önemli ölçüde verimlilik ve üretim artışına yol açan ve 1. Sanayi Devrimi olarak tanımladığımız süreçtir. Bu tarihin üzerinden yaklaşık 100 yıl geçtikten sonra bu süreç Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’ya da yayılarak yeni sanayi devrimlerini de beraberinde getirmiştir. Elbette üretim artışı, gelir artışı, refah artışı, kalkınma… Bunlar her toplumun en temel ekonomik hedeflerinin başında yer alsa da 20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde dünyada bazı şeylerin çok da beklenildiği gibi gitmediğine dair bazı sinyaller ortaya çıkmaya başladı.

Üretimdeki artışın yoğun olarak fosil enerji kaynaklarına bağlı olarak gerçekleştirilmesinin çevresel tahribat başta olmak üzere iklimsel açıdan bazı olumsuz etkilere yol açtığına dair önemli veriler mevcut. Dünya Bankası’na göre 1990-2023 döneminde Sera Gazı Emisyonları % 50’den fazla ve Copernicus İklim Değişikliği Tahmin Servisi’nin verilerine göre ise 1. Sanayi Devrimine kıyasla günümüzde dünyadaki ortalama sıcaklık düzeyi de yaklaşık 1,64 0C artmış durumda. Önlem alınmadığı takdirde bu sıcaklık artışının 2 0C’ye ulaşması beklenmekte, alınacak önlemlerle bu sıcaklık artışının 1.5 0C düzeyinde sınırlanması hedeflenmektedir.

En başta ifade edilen “İkilem”den kurtulmanın önemli bir yolu ekonomik büyümeyi sürdürürken,  aynı zamanda da doğal kaynakların ve çevresel tahribatın da önüne geçilmesidir. Bunun çözüm yoluna ilişkin ilk sinyaller ise 2005 yılında Birleşmiş Milletler Asya ve Pasifik Ekonomik ve Sosyal Komisyonu (UNESCAP) tarafından düzenlenen 5. Çevre ve Kalkınma Bakanları Konferansında alınmaya başlanmıştır. Bu toplantılarda ilk kez gündeme gelen “yeşil büyüme” olgusu; uzun vadeli ekonomik büyümeyi çevresel kalite ile dengeleyecek şekilde büyüme ve kalkınmayı teşvik etmeyi amaçlarken, aynı zamanda çevresel ve doğal kaynakları tüketmeden gerçekleştirilen üretim artışı olarak tanımlanmaktadır. Çevreye duyarlı bir büyüme sürecinin hayal olmadığını dile getiren bu olgunun arka planında ise fosil kaynakların yerine yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelme ve enerji verimliliği hedeflerine uygun teknolojik dönüşüm ve inovasyonların gerçekleştirilmesine yönelik teşvikler bulunmaktadır.

Türkiye de bu hedefler doğrultusunda 9 Temmuz 2025 gün ve 32951 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7552 sayılı İklim Kanunu’nu çıkarmıştır. Bu Kanun, Türkiye’nin ilk iklim kanunu olma özelliği taşımakta ve bu Kanunun 1. Maddesinde amacının, “yeşil büyüme vizyonu ve net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda iklim değişikliğiyle mücadele etmek olduğu…” vurgulanmıştır. Bu kanunla birlikte tarım, sanayi, ulaştırma, enerji gibi sektörler daha teknolojik ve çevre dostu bir yapıya kavuşturulacak, yapılacak yatırımların çevresel etkileri değerlendirilecek ve daha temiz ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı teşvik edilecektir. Yeşil dönüşüm hedefleri çerçevesinde gerçekleştirilecek teknolojik dönüşüm üretimde verimliliği artırarak, daha az enerji ile daha fazla üretimin gerçekleştirilmesine yol açarak çevresel tahribatı da sınırlandıracaktır. Bu kritik önemdeki Kanunun 2050 Net Sıfır hedefleri çerçevesinde Türkiye için önemli bir dönüşümü beraberinde getirmesi beklenebilir.