Geleceği bilmek ister miydik?
Bu soruya benim ilk yanıtım “Hayır” olurdu. Gelecekteki ürkütücü olasılıkları bugünden bilmek istemediğimden belki de.
Soruyu şöyle soralım: Bugün yaptıklarımızın geleceği nasıl etkileyeceğini bilmek ister miydik?
Bunun yanıtı benim için “Evet” olurdu.
Çünkü bugünkü tercihlerim daha iyi bir gelecek kurmaya katkı sağlayacaksa, bugün ne yapmam gerektiğini bilmek isterim.
Havanın yarın nasıl olacağını, ekonominin nereye gideceğini, çocuklarımızın nasıl bir dünyada yaşayacağını merak ederiz. Hele söz konusu iklim krizi olduğunda, geleceğe dair merakımız yalnızca entelektüel bir ilgi olmaktan çıkar, varoluşsal bir kaygıya dönüşür.
Bilim bize geleceği söyleyebilir mi?
İklim biliminin yaptığı şey geleceği tek bir çizgi halinde anlatmak değildir. İklim bilimciler “gelecek şöyle olacak” demezler. Bunun yerine, “Eğer dünya bu yoldan giderse ne olur, başka bir yola girerse ne değişir?” sorusuna yanıt ararlar.
Kehanet değildir iklim senaryoları. Geleceğin kesin fotoğrafı hiç değildir. Daha çok bir harita, hatta bazen bir uyarı levhası gibidir. Bize hangi kararların hangi sonuçlara yol açabileceğini gösterir.
Fosil yakıtlara bağımlı bir dünya ile hızlı biçimde yenilenebilir enerjiye geçen bir dünya aynı iklim geleceğini üretmez. Ormanlarını yok eden, kentlerini plansız büyüten, tüketimi sınırsız kabul eden bir uygarlık ile kaynaklarını daha adil, verimli ve döngüsel kullanan bir uygarlık aynı geleceği kurmaz.
Bugün iklim araştırmalarında kullanılan senaryolar, yalnızca sera gazı emisyonlarının gelecekte nasıl değişebileceğini göstermez. Aynı zamanda enerji sistemlerinin nasıl dönüşebileceğini, nüfusun ve ekonominin nasıl gelişebileceğini, arazi kullanımının nasıl değişebileceğini, teknolojinin hangi hızla ilerleyebileceğini ve iklim politikalarının ne kadar güçlü uygulanabileceğini de dikkate alır. Bu varsayımlar daha sonra iklim modellerine aktarılır. Modeller, bu farklı yollar altında sıcaklığın, yağışların, kuraklığın, deniz seviyesinin ve aşırı hava olaylarının nasıl değişebileceğini hesaplar.
Hava tahmini ile iklim senaryosu aynı şey değildir. Hava tahmini bize birkaç gün sonra yağmur yağıp yağmayacağını söylemeye çalışır. İklim senaryosu ise onlarca yıl içinde insan faaliyetlerinin gezegenin iklim sistemini hangi yöne itebileceğini anlamaya çalışır. Biri kısa vadeli atmosfer koşullarını, diğeri uzun vadeli insan-doğa ilişkisini anlatır.
İklim senaryoları zaman içinde farklı kuşaklar halinde gelişmiştir. Önce Representative Concentration Pathways, yani RCP senaryoları, atmosferdeki sera gazı birikiminin iklim sistemi üzerinde yaratacağı ışınımsal zorlama düzeylerine odaklanmıştır. RCP2.6 düşük emisyonlu ve güçlü azaltım içeren bir geleceği, RCP8.5 ise çok yüksek emisyonlu bir geleceği temsil etmiştir.
Daha sonra Shared Socioeconomic Pathways, yani SSP senaryoları geliştirilmiştir. Bu yaklaşımda atmosferdeki karbon miktarının yanında, dünyanın nasıl bir sosyoekonomik yoldan ilerlediği de dikkate alınmıştır. SSP1 sürdürülebilirlik odaklı bir dünyayı, SSP2 orta yolu, SSP3 bölgesel rekabeti, SSP4 eşitsizliği, SSP5 ise fosil yakıta dayalı hızlı kalkınmayı temsil etmektedir. CMIP6 sürecinde bu iki yaklaşım bir araya gelmiş ve SSP1-1.9, SSP2-4.5, SSP5-8.5 gibi birleşik senaryolar kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde ise CMIP7 kapsamında yüksek, orta, düşük, çok düşük ve net negatif emisyon yollarını içeren daha güncel senaryo setleri önerilmektedir. Bu gelişim, iklim senaryolarının sabit ve değişmez olmadığını; bilimsel bilgi, teknoloji, politika ve gerçek dünya eğilimleri değiştikçe senaryo anlayışının da güncellendiğini göstermektedir.
Son yıllarda iklim senaryoları konusunda önemli bir değişim yaşanmaktadır. Bir dönem en karanlık geleceklerden biri olarak tartışılan çok yüksek emisyonlu bazı patikalar, bugün artık eskisi kadar olası görülmemektedir. Yenilenebilir enerji teknolojilerindeki maliyet düşüşleri, iklim politikalarının yaygınlaşması ve küresel enerji sistemindeki dönüşüm bu tabloyu değiştirmiştir. Bu, önemli ve umut verici bir gelişmedir. Ancak yüksek emisyonlu geleceğin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez; yalnızca hangi geleceğin daha olası, hangisinin daha uç kabul edildiğine ilişkin bilimsel değerlendirmenin değiştiğini gösterir.
Ancak bu iyi haber, rahatlamak için yeterli değildir. Çünkü mevcut politikalar hâlâ güvenli bir iklim geleceği için yeterli görünmemektedir. Bugünkü politikalarla ilerleyen bir dünya, Paris Anlaşması’nın hedeflediği 1,5 °C sınırıyla uyumlu bir dünyaya kendiliğinden dönüşmeyecektir. İyi gelecek kendiliğinden gelmez; politik irade, kurumsal kapasite, finansman, teknoloji ve toplumsal dönüşüm gerektirir.
İklim senaryolarının bize anlattığı gelecek seçeneklerini kabaca üç grupta düşünebiliriz.
Birinci gelecek, yüksek emisyonlu bir dünyadır. Bu dünyada iklim politikaları zayıflar, fosil yakıt kullanımı sürer, enerji dönüşümü gecikir ve ekonomik büyüme hâlâ yüksek karbonlu üretim ve tüketim kalıplarına yaslanır. Böyle bir gelecek, daha sık sıcak hava dalgaları, daha şiddetli kuraklıklar, daha kırılgan gıda sistemleri, daha büyük orman yangınları, daha riskli kentler ve daha yüksek uyum maliyetleri anlamına gelir.
Mevcut politikaların sürdüğü orta yol, ani bir çöküş senaryosu gibi görünmeyebilir. Ancak sıcaklık artışının güvenli sınırlar içinde tutulması anlamına da gelmez. Bu durumda iklim değişikliği “felaket filmi” gibi bir anda değil, yaşamın her alanına yayılan sürekli bir baskı olarak ilerler. Kuraklık dönemleri uzar, sıcak hava dalgaları daha sık ve daha ölümcül hale gelir, su kaynakları üzerindeki rekabet artar, tarımsal üretim daha kırılganlaşır, kentlerde ısı stresi büyür, seller ve aşırı yağışlar altyapıyı daha fazla zorlar.
Orta yolun asıl tehlikesi, riskleri olağanlaştırmasıdır. İnsanlar her yaz daha sıcak günlere, her yıl daha ağır kuraklık tartışmalarına, her yağışta taşan kent altyapılarına alışmaya başlar. Böylece kriz, istisnai bir durum olmaktan çıkıp gündelik hayatın yeni normali haline gelir. Oysa iklim krizinde gecikme de bir tercihtir ve bu tercihin maliyeti zamanla büyür. Bugün ertelenen emisyon azaltımları, gelecekte daha hızlı, daha sert ve daha pahalı dönüşümler gerektirir. Bugün yapılmayan uyum yatırımları, yarının afet zararları, tarımsal kayıpları, sağlık harcamaları ve göç baskıları olarak geri döner.
Üçüncü gelecek ise düşük emisyonlu bir dünyadır. Bu dünyada enerji verimliliği artar, yenilenebilir enerji hızla yaygınlaşır, fosil yakıt kullanımı azalır, ulaşım ve sanayi dönüşür, arazi kullanımı daha dikkatli planlanır, ormanlar korunur ve tüketim alışkanlıkları değişir. Bu gelecek bize iklim değişikliğinin en yıkıcı sonuçlarını sınırlama şansı sunar.
İklim senaryoları bize geleceğin tek olmadığını gösterir. Önümüzde birden fazla yol vardır. Bazıları daha sıcak, daha eşitsiz ve daha kırılgan bir dünyaya çıkar. Bazıları ise daha dirençli, daha adil ve daha yaşanabilir bir geleceğin kapısını aralar.
Ama senaryoların zayıf taraflarını da unutmamak gerekir. Her senaryo bazı varsayımlara dayanır. Hangi teknolojilerin gelişeceği, hangi politikaların uygulanacağı, hangi ülkelerin ne kadar sorumluluk alacağı belirsizdir. Ayrıca senaryolar çoğu zaman küresel sıcaklık ve toplam emisyonlara odaklanırken, iklim adaleti sorusunu yeterince görünür kılmayabilir. Oysa iklim krizinden en az sorumlu olanların çoğu, etkilerden en fazla zarar görenlerdir.
İklim senaryoları atmosferdeki karbon miktarını anlatırken insanlığın tercihlerini de anlatırlar. Hangi enerji sistemini kurduğumuzu, hangi kalkınma modelini seçtiğimizi, hangi riskleri görmezden geldiğimizi ve hangi kuşaklara nasıl bir dünya bıraktığımızı gösterirler.
Tekrar sorumuza dönelim.
Geleceği bilmek ister miyiz?
Geleceği zaten kesin olarak bilemeyiz. Ama hangi geleceğe doğru yürüdüğümüzü anlayabiliriz.
İklim senaryoları bunun için gereklidir. Geleceği tahmin etmek için değil, geleceği şekillendirme sorumluluğumuzu hatırlamak için.
Unutmayalım, gelecek henüz yazılmadı. Ama bugünkü kararlarımızla her gün biraz daha yazılıyor.