2025 yılı, gezegenin çevre gündemi açısından artık sonuçları net bir şekilde gördüğümüz, hissettiğimiz ve korkularımızın arttığı bir yıl oldu.

Bu yıl, çevre ve iklim açısından yalnızca “zor” bir yıl olmadı; aynı zamanda dünyanın ne kadar hazırlıksız ne kadar kararsız ve ne kadar gecikmiş olduğunu açık bir biçimde ortaya koydu. Rekor sıcaklıklar, yıkıcı afetler, çöken ekosistemler ve bunlara eşlik eden siyasi bocalamalar, 2025’i küresel çevre gündeminde unutulması zor bir yıl haline getirdi.

Yılın en sarsıcı göstergesi, küresel sıcaklık artışında yaşandı. İlk kez üç yıllık ortalama sıcaklık artışı, Paris Anlaşması’nda “aşılmaması gereken” 1,5 °C eşiğini geçti. Bu rakam, endişe verici anlamlar taşıyor. Çünkü bu eşik, iklim biliminde yalnızca bir hedef değil; mercan resiflerinden buzullara, tarımdan su döngüsüne kadar pek çok sistemin geri dönüşsüz biçimde zarar görmeye başladığı bir sınırı ifade ediyor. 2025, bu sınırın kâğıt üzerinde değil, sahada aşıldığı yıl oldu.

Bu ısınma, kendini dünyanın dört bir yanında aşırı hava olaylarıyla gösterdi. Kasırgalar daha yıkıcı, seller daha ani, yangınlar daha kontrolsüz, sıcak hava dalgaları ise daha ölümcül hale geldi. Güneydoğu Asya’da çok güçlenmiş siklonlar binlerce can aldı; milyonlarca insan yerinden oldu. Pakistan ve Hindistan’da muson yağışları tarım alanlarını yuttu, gıda güvenliğini tehdit etti. Çin ve Filipinler’de seller ve tayfunlar milyarlarca dolarlık hasara yol açtı. Afrika’da ani seller ve siklonlar, zaten kırılgan olan toplumsal yapıları daha da zayıflattı.

Yangınlar cephesinde ise tablo daha da çarpıcıydı. Kaliforniya’da yılın ilk aylarında çıkan büyük yangınlar on binlerce yapıyı yok etti; ekonomik kayıplar onlarca milyar doları buldu. Avrupa’da ve Türkiye’de yaz aylarında ölçülen rekor sıcaklıklar, orman yangınlarını adeta kaçınılmaz hale getirdi. Türkiye’de termometrelerin 50 °C’nin üzerine çıktığı günler yaşandı. Bu, artık “istisnai” bir sıcaklık değil, yeni normalin habercisi olarak kayda geçti.

Bütün bu felaketlerin arka planında, gezegenin en hassas bölgelerinden biri olan Arktik Bölge yer aldı. Arktik Bölge, beklenenden çok daha hızlı ısınmaya devam etti. Deniz buzları rekor seviyelerde eridi, permafrost çözülmeye başladı. Eriyen permafrost nedeniyle Alaska’da yüzlerce nehir havzasının rengi değişti, içme suyu kaynakları kirlendi.

Ekosistemler açısından 2025’in belki de en sessiz ama en yıkıcı gelişmesi, mercan resiflerinin ağarması oldu. 2023’ten bu yana devam eden ve 2025’te zirveye ulaşan bu süreç, dünya mercan resiflerinin %84’ünü etkiledi. Birçok tür yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Mercanlar yalnızca deniz altı güzellikleri değil; balıkçılıktan kıyı korumasına kadar milyonlarca insanın geçim ve yaşam güvencesini temsil ediyor. Bu ekosistemlerin çöküşü, denizlerin geleceği kadar insanlığın da geleceğini ilgilendiriyor.

Küresel hukuk ve siyasete baktığımızda, 2025 çelişkili bir yıl oldu. Bir yandan mahkemeler, fosil yakıt projelerine “dur” dedi. Şirketlerin yeşil söylemleri daha sıkı denetlenmeye başladı. İklim davaları, çevre mücadelesinin önemli bir aracı haline geldi. Öte yandan, küresel iklim siyasetinin ana sahnesi olan Brezilya’daki COP30 Zirvesi, beklentileri karşılayamadı. Fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesine dair bağlayıcı bir karar çıkmadı. Metinlerde yine gönüllülük, esneklik ve iyi niyet vurgusu ağır bastı.

Üstelik bazı ülkelerde iklim politikalarında açık geri adımlar atıldı. ABD’de Trump yönetimi, göreve geldiği ilk gün ABD'yi Paris İklim Anlaşması'ndan tekrar çıkardı ve çevre verilerini hükümet sitelerinden temizledi. ABD’de çevre ve iklim düzenlemelerinin zayıflatılması, küresel koordinasyonu daha da kırılgan hale getirdi.

Küresel plastik kirliliğini durdurmayı amaçlayan anlaşma müzakereleri ise bir kez daha sonuçsuz kaldı. Üretim kotaları ve bağlayıcı hedefler konusunda uzlaşma sağlanamadı. Böylece gezegenin en görünür kirlilik sorunlarından biri, bir kez daha siyasi çekişmelere kurban edildi.

Tamamen karanlık mıydı 2025? Bazı olumlu gelişmeler de oldu. Yeşil enerji yatırımları artmaya devam etti mesela. Döngüsel ekonomi, sürdürülebilir iş modelleri ve doğal sermaye hesaplamaları daha fazla gündeme girdi. Yapay zekânın çevresel planlama ve enerji sistemlerinde kullanımı üzerine yeni çalışmalar yapıldı. Sivil toplum çalışmaları devam etti; doğa festivalleri, kuş gözlem etkinlikleri ve yerel çevre hareketleri, farkındalığı tabana yaymaya devam etti.

Türkiye açısından bakıldığında ise 2025, hem umut hem de uyarı barındıran bir yıl oldu. Türkiye’nin 2026’da COP31’e ev sahipliği yapacak olması, iklim diplomasisinde yeni bir vitrin anlamına geliyor. Yine 2025 yılında İklim Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ve sıfır atık ile plastikle mücadeleye yönelik yeni stratejilerin açıklanması, Türkiye’nin konuyla ilgili ilerleyen adımlarını gösteriyor. Ancak diğer yandan, yağışların önemli ölçüde azalması, kentlerde su kesintilerinin başlaması ve kuraklık riskinin artması, çevre politikalarının kâğıt üzerinde kalmaması gerektiğini acı biçimde hatırlatıyor.

Velhasıl 2025, çevre ve iklim açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir yıl oldu. Gezegenin durumu iyiye gitmiyor. Buna rağmen dünya siyaseti iklim yönetişimi açısından hâlâ kararsızlıklar yaşıyor.

İklim gemisinin gövdesindeki delikler büyürken, mürettebat hâlâ hangi çivinin kullanılacağını tartışıyor. Biliyoruz ki artık mesele hangi çivinin daha uygun olduğu değil, geminin batıp batmayacağı…

2026 yılı daha iyi bir yıl olsun!