Türkiye uzun yıllar boyunca kendini su zengini bir ülke olarak görmeyi sevdi. Oysa bu algı, hiçbir zaman rakamlarla örtüşmedi. Bugün ise bu tartışmayı geride bırakmamız gerekiyor. Asıl soru artık şu: Türkiye, hızla yaklaşan su kıtlığına gerçekten hazırlanıyor mu?

Türkiye’ye yılda ortalama yaklaşık 500 milyar metreküp yağış düşüyor. İlk bakışta bu rakam umut verici görünebilir. Ancak bu suyun yaklaşık %55’i buharlaşma ve terleme yoluyla atmosfere geri dönüyor. Yaklaşık %31’i hızla yüzey akışına geçerek denizlere ulaşıyor, yalnızca %14’lük kısmı yeraltı ve yerüstü su kaynaklarını besleyebiliyor. Sonuçta teknik ve ekonomik olarak kullanılabilir su miktarı yaklaşık 112 milyar metreküp ile sınırlı kalıyor.

Yani mesele suyun hiç düşmemesi değil; düşen suyun yerinde tutulamaması, yönetilememesi ve doğru zamanda doğru yerde kullanılamaması.

Bu kırılgan tabloya bir de nüfus artışı ekleniyor. 2000’li yılların başında kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı yaklaşık 1.650 m³ iken, bugün bu değer 1.300 m³ seviyesine gerilemiş durumda. Resmî projeksiyonlara göre 2030’a gelindiğinde kişi başına düşen su miktarının 1.100 m³/yıl düzeyine inmesi bekleniyor. Bu eşik, literatürde açıkça “su kıtlığı” olarak tanımlanıyor.

İklim değişikliği bu süreci daha da hızlandırıyor. Türkiye’nin içinde yer aldığı Akdeniz Havzası, küresel iklim değişikliğinden en fazla etkilenen bölgelerden biri. Yağışlar tamamen ortadan kalkmıyor; ancak zamanı, süresi ve mekânsal dağılımı değişiyor. Uzun kurak dönemler, kısa süreli ve şiddetli yağışlarla yer değiştiriyor. Su çevrimi devam ediyor ama geçmişte bildiğimiz haliyle değil.

Üstelik su sorunu Türkiye genelinde eşit dağılmıyor. Doğu Karadeniz ve Çoruh Havzası gibi bölgeler su açısından görece avantajlıyken; Marmara, Gediz, Küçük Menderes, Konya Kapalı Havzası gibi ekonomik ve tarımsal faaliyetlerin yoğun olduğu alanlar mutlak su kıtlığı yaşıyor. Yani suyun olduğu yerle, suyun talep edildiği yer giderek birbirinden kopuyor.

Türkiye bu tabloya nasıl hazırlanıyor?

Bugüne kadar su yönetiminde ağırlıklı olarak arz artırmaya odaklanan bir yaklaşım izlendi. Barajlar, göletler, su iletim hatları ve yeni kaynak geliştirme projeleri bu yaklaşımın temel araçları oldu. Ancak iklim değişikliği çağında sorun yalnızca yeni su bulmak değil. Asıl mesele, mevcut suyu kaybetmeden ve verimli kullanarak yönetebilmek.

Nitekim bugün Türkiye’de içme suyu şebekelerinde kayıp oranları ortalama %40 seviyesinde. Tarım sektörü toplam su kullanımının yaklaşık %70–75’ini oluşturuyor ve sulamanın büyük bölümü hâlâ verimsiz yöntemlerle yapılıyor. Bu tablo, su kıtlığına karşı en büyük kırılganlığın altyapı ve yönetişim alanında olduğunu gösteriyor.

Son yıllarda havza bazlı planlama, su verimliliği stratejileri, modern sulama teknikleri ve iklim değişikliğine uyum politikaları gündeme gelse de temel soru hâlâ ortada duruyor: Bu adımlar, karşı karşıya olduğumuz riskin büyüklüğüyle orantılı mı?

Türkiye için artık mesele “suyumuz var mı?” sorusu değil. Mesele, suyu doğru yerde, doğru zamanda ve iklim gerçekliğini dikkate alarak yönetip yönetemediğimiz.

Dolayısıyla soruyu tekrar sormak gerekiyor:
Türkiye su kıtlığına hazırlanıyor mu, yoksa hâlâ geçmişin su bolluğu varsayımlarıyla mı hareket ediyor?

Bu sorunun cevabı, önümüzdeki yıllarda yalnızca çevre politikalarını değil; tarımı, şehirleri, ekonomiyi ve toplumsal refahı da belirleyecek.