Reyhan Pazarı’nda tezgahtarlık yaparak iş hayatına adım atan Ramazan Kaya, üniversite döneminde yazdığı tezle bir anda hayatını değiştirdi. "Türkiye'deki İşletmelerin Ambalajlama Sorunları" başlıklı tezini kaleme aldıktan sonra akademik kariyer yerine iş hayatına atılmayı tercih eden Kaya, firmasının başarı öyküsünü ve hedeflerinin yanı sıra sektörün sorunları ve BTSO’nun KOBİ OSB projesi ile ilgili görüşlerini BTSO Ekonomi’ye anlattı.

 

Satış temsilciliği ile başladıktan sonra firmanızı kurarak sektör adına bugün çok önemli bir noktaya geldiniz. Aslında birçok üniversite mezununun hayalini gerçeğe dönüştürebildiniz. Nasıl yaptınız bunu? Pes etmeyi düşündünüz mü?

Hiçbir zaman pes etme gibi bir durumum olmadı. Kendimi tanımladığım zaman bir özelliğimi her zaman dile getiririm: geri vitesim yoktur! Bir işe karar verdiysem sonuna kadar mücadele ederim. O açıdan başladığım bu işte pes etme gibi bir şeyi düşünmedim hiçbir zaman. Tabii çok zor zamanlarımız oldu ama beni bu yoldan döndürecek ya da pişman olacağım noktalar olmadı. Özellikle başlangıç, her zaman için başlangıçlar zordur. Kıt kanaat, kıt sermayelerle bir işi kurduğunuz için o ilk yılda hep harcama yapıyorsunuz ve gelirleriniz çok fazla olmuyor.

O süreci nasıl atlattınız? Profesyonel iş hayatına başladınız ve nasıl bir yol ayrımı oldu? ‘Ben bu işi yapabilirim’ noktasına nasıl vardınız?

İlkokul çağlarından itibaren bir şeyler satmayı ve kendi başıma kendi paramı kazanmayı seven bir yapım ve özelliğim vardı. Birçok benzer tecrübeleri yaşamıştık simit satarak, tahinli pide satarak... Çocukluğumuz da Reyhan mahallesinde geçti bu arada. Orada meşhur fırınlarımız vardır, Abdal’da… Oralarda satış yaptım. İlkokulu Reşit Paşa İlkokulu'nda okudum. Okuldan çıktığımız zaman çantayı eve bırakıp gider fırından bir tepsi simit alırdık. Çok da değil 20-30 simidi alıp satardık. Yani onun keyfini, kendi başına bir şeyler yapmanın, para kazanmanın ve kendi kazandığın parayı harcamanın keyfini yaşadığımız için bu içimizden gelen bir şeydi biraz da. Sonrasında ailem gurbetçiydi. Onlar da ilkokul beşinci sınıftan itibaren İsviçre’den Türkiye'ye döndüler. Çocukluğumun bir bölümü orada geçti. Orada yabancı okullarda da eğitimim olmuştu. Buraya gelince tekrar başladık. Baba mesleği, yurt dışına gitmeden önce seyyar pazarcılık olunca, rahmetli babam da bildiği iş olarak buraya döndükten sonra pazarcılığa başladı. Reyhan Pazarı’nda haftanın üç günü satış yapıyorduk, diğer günler ise farklı yerlerde. Okul dışında hep babamın yanında takılıyordum.

Nelerin satışını yapıyordunuz?

Baharatçılık yaptık bir dönem, her türlü baharatı sattık sonra deterjanlar vesaire aktar benzeri bir şey. Böyle cevizdir, kestanedir, işte karpuzdur... Yazın özellikle karpuz sergilerinde yatıp kalktığımız zamanlar oldu. Paşabahçe ürünlerini sattık. Yaklaşık üç ay orada da çalıştım. Tezgahtarlık yaptım, orta bir yaz tatilinde 3 ay muhasebecinin yanında çalıştım. Yani bizim jenerasyonumuz yaz tatillerinde mutlaka bir yerlerde çalışırdı, çalıştırılırdı. Benim şansım; hep satış üzerine, pazarlama üzerine, pazarcılık üzerine gitti. Kasabaları dolaşırdık, Yenişehir'e, İznik'e, İnegöl'e giderdik ve oralarda satış yapmaya çalışırdık. Hep satışın içinden geldim. Sonrasında Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olunca orada lisans tezim de hisse senedi değerlemesi üzerineydi. Hatta o zamanlar babamdan aldığım harçlıkla, borsada hisse senedi alma tecrübelerimiz oldu. Borsayı, hisse senedini o zaman görme şansımız oldu. Zaten İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, 1986-1987’de açılmıştı. Benim bahsettiğim de 1990 yılları…

Bu yıllarda kırılma noktası oldu mu sizin için?

Yüksek lisans kararı almıştım. Üniversiteyi bitirdikten sonra yüksek lisans yapmak istiyordum. O noktada da muhasebe-finans konusunda yüksek lisans yapmayı düşünüyordum ama bir taraftan da pazarlamada başarılıyım. Üniversitede de pazarlama hocamıza biraz asistanlık yapıyordum. Ona gittim ve “Böyle bir şey düşünüyorum” dedim. ‘’Ne işin var muhasebe- finansta?’’ dedi. Onun branşı pazarlama olduğu için, ‘’Gel üretim yönetimi ve pazarlama dalında yüksek lisans yap’’ dedi. Bana da mantıklı geldi o zaman için. Girdim, zaten hocamız lisanstan da hocamızdı. Ders dönemini başarılı bir şekilde bitirdim. Sonrasında yüksek lisans tezi konusu gündeme geldiğinde ‘’Araştır’’ dedi. 2-3 hafta hangi konularda yazabileceğimi araştırdık. Daha önce yazılmış tezler götürdüm. Hocam hepsini şöyle bir kenara itti, ‘’Bunlar daha önce yapılmış, araştırılmış yazılmış tezler. Sen ambalaj konusunda bir tez yaz’’ dedi. Türkiye'deki İşletmelerin Ambalajlama Sorunları başlıklı yüksek lisans tezini, Hocam Tuncel Tokol vasıtasıyla böylece belirledik. Bayağı bir uğraştım. Çünkü bu konuda yazılı basında bir çalışma yoktu, internet üzerinde yazılmış bir kitap vardı, 1967 yılında Latif Çakıcı tarafından yazılmış. Türkiye'de onun dışında kitap yok, bazı dergiler vardı. Biraz zorlandık ama bu tezi verdim.

‘Kendi İşimi Kurabilmek İdealimdi…’

Askere gittim, geldim. Sonrasında iş ararken buradaki eski ismi Tora Ambalaj şimdiki ismi ise Bursa Modern Ambalaj olan firmada satış temsilcisi aradıklarını gördüm. Görüşmeye gittim, sektör hakkında tecrübem olmadan sektörle ilgili teorik bilgiler anlamında çalışmalar yaptığım için Can Çağlar, beni işe aldı. 6 yıl orada çalıştım ve satış müdürü olarak görev yaptım. Zaman içerisinde Can Bey’den sonra şirketteki ikinci adam pozisyonuna yükseldim. Sonrasında şirketin yüzde 70’i 2002 yılında Eren Holding’e geçti. Can Bey’in yine Genel Müdürlüğü ve ortaklığı da devam ediyordu. Ama o süreçte “Eğer burada yeni yönetimle anlaşamazsak ne yapabiliriz” diye düşünerek planlar için fikir altyapısı hazırlıyorduk. Kendi işimi kurabilmek benim idealimdi zaten. Bunu da bir fırsat olarak gördüm. 7’nci yılda oradan ayrıldım ve kendi şirketimi kurdum. 2002 Temmuz ayında kurulmuş bir şirket olarak 21 yılı bitirdik. O iş arama sürecinde Özdilek Holding’in Sahibi Hüseyin Özdilek ile de bir mülakatım olmuştu. O zaman Özdilek, Bursa'da büyüme sürecindeydi. O süreçte sınav vesaire o süreçleri atlattım, işe alınma süreci için Hüseyin Bey’in benimle görüşeceğini söylediler. Mülakata girdim. Hüseyin Bey 'Sence iyi bir satış temsilcisi nasıl olmalı?” diye sordu. Son olarak da “Senin niyetin ne? Ne yapmak istiyorsun?” dedi. ‘’Ben 4-5 yıl sektörde çalışıp işi öğrendikten sonra kendi işimi yapmayı planlıyorum’’ dedim. O da teşekkür etti, sonra çağırdılar başlamam için ama ben gitmedim. Mağazacılık da zor bir iş. Onun da cumartesi-pazarı yoktur, bayramı-seyranı yoktur. Hizmet sektöründen geldiğim için biliyorum. Pazarcılıkta da biz cumartesi-pazar günleri pazara çıkıyorduk. Pazarcılıkta herkesin tatil yaptığı zaman sen çalışmak zorundasın. Mağazacılıkta da benzer durum var. Yıllar sonra Hüseyin Bey ile bir araya geldiğimizde bu hikâyeyi anlattım ona, “Almamışımdır o zaman kesin seni” dedi, “Yok çağırılmıştım. Dürüstlüğümden dolayı çağırdınız herhalde” dedim.

Şirket kurma cesaretini nasıl gösterdiniz?

Her zaman amacım ve idealim, kendi işimi kurmak ve yapmaktı ama ne işi yapacağımızı bilmiyordum. Ne kuracağız, ne yapacağız diye düşünüyorduk. İşi tecrübe etmemiz lazım, bir şeyi öğrenmemiz lazım. Yoksa sağlam temeller üzerine oturtulmadığı zaman ve bir işin çıraklığını, kalfalığını yapmadan orada usta olmak ya da patron olmak zor bir şey. Çok sağlıklı da değil. Kendi adıma bu işte 4 yıllık işletme eğitimi aldım, üretim yönetimi ve pazarlama branşında… Aynı zamanda meslek lisesi elektrik bölümü mezunuyum. Bir yıl da Yıldız Teknik Üniversitesi'ne bağlı yüksekokul tecrübem de var. Yani aslında baktığınız zaman kader ağrılarını örmüş ve taşlar yavaş yavaş yerine oturmuş. Mesleki bir teknik bir bakış açım var, 4 yıllık İşletme eğitimim var. Satış daha ilkokuldan gelen bir tecrübe ve sektördeyken de eğitim alıyorsunuz, tecrübe ediyorsunuz. Tora Ambalajda satış müdürlüğü ve ondan sonraki aşamada kendi şirketimi kurma cesaretini gösterdim. O süreç başlangıcında uzun yıllar dışarıda yemek yeme alışkanlığınızdan tutun da her şeyden taviz veriyorsunuz. Çünkü o para, gözünüze batıyor. Yeri geliyor arabanın vitesini boşa atıyorsunuz yokuştan inerken, daha az benzin yaksın diye. Çünkü dediğim gibi o ilk yılda hep harcama yapıyorsunuz. Çarkların kendi kendine döner hale gelmesi zaman alıyor. Tabii o da stresli bir süreç oluyor.

Olmazsa olmaz denilebilecek kriterleriniz var mı?

En başta sıfırdan Fethiye’de Doktorlar Sitesi’nin karşısında 200 metrekarelik bir dükkânla başladık. Şu anda yaklaşık 9 bin 500 metrekare kapalı alanı olan 4 bin 500 metrekare açık alanı olan yani aşağı yukarı 14 bin metrekarelik bir alanda faaliyet gösteriyoruz. Fabrikamızda çalışan sayımız yaklaşık 70 civarında. KOBİ'yiz ama Allah'a çok şükür büyük ölçüde o sıkıntılı süreçleri atlatmış durumdayız. Krizleri yaşadık, 2008-2009 krizini yaşadık. Ondan sonraki süreçte pandemiyle karşı karşıya kaldık ama hep sağlam adımlarla ilerledik ve müşterilerimizle olan diyaloğumuzu dürüst bir şekilde inşa ettik. 21 yıllık bir firma olmamıza rağmen 20 yıldır çalıştığımız, 18- 19 yıldır çalıştığımız müşterilerimiz var. Bu, kolay bir şey değil. Karşılıklı güven esası üzerinden ilerliyoruz. Robert Bosch’un bir sözü var ya “İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi yeğlerim” diye… Hakikaten bizim için de öyle. Her şey para kazanmak değil, yeri gelir kazanmayın. 5-6 kişilik bir satış ekibimiz var. Mesela sipariş almak için mümkün olduğunca fiyatta dibe inmeye çalışılır, daha düşük kaliteler önerilebilir ama hayır.

Şirketin ismi sizin akademik geçmişiniz olmasından mı geliyor?

Evet, oradan geliyor. Yüksek Lisans tezi yazdım ve böylece ufak da olsa bu sektörde akademik olarak yaptığım bir şey vardı. Uludağ Üniversitesi’nin ismi de eskiden akademiydi. Yüksek lisans yaparken okulda kalmamı teklif etmişlerdi ama ben kendi işimi yapmak istediğim için o teklife teşekkür ettim. Sonrasında Akademi Ambalaj olarak düşündük ama o da olmadı, AkademiKa olarak kullanmaya karar verdik. Sonundaki Ka, Kaya’nın Ka’sıdır.

Sektörün genel durumunu nasıl görüyorsunuz?  Türkiye'de bu oluklu mukavva sektörü iyi bir konuda diyebilir miyiz? Siz firma olarak sektörün neresindesiniz?

Eskişehir'den de, Kocaeliden de buraya malzeme geliyor ve aynı şekilde buradan da oralara gidiyor. Bizim burada pastadaki payımızı çok net bir şekilde söylememiz zor. Oluklu mukavva işletmelerinde; bir kağıt üreticileri vardır, iki oluklu mukavva üreticileri vardır. Bir de hem kağıt, hem de oluklu mukavva üreten entegre firmalar vardır. Oluklu mukavva firmalarının da konfeksiyon hatları ve konfeksiyon bölümleri vardır. Bir entegre tesis, bu üçüyle beraber oluşur. Biz bu zincirin son halkasındayız. Oluklu mukavvayı hazır alıp işleyen taraftayız. Bursa'da oluklu mukavvayı işleyen yaklaşık 30 civarında firma var. Biz bu 30 firmanın ilk üçü, hatta ilk ikisi arasındayız. Sektörün geleceği açısından baktığımızda, biz aynı zamanda üretici olmadığımız için asil üye değil ama sempatik üye olarak Oluklu Mukavva Sanayiciler Derneği’nde (OMÜD) yer alıyoruz. OMÜD'ün verilerinden yola çıkarak Türkiye oluklu mukavva kullanımı 30-35 kilogram aralığındadır. Kişi başına oluklu mukavva tüketimi, Avrupa OECD ülkelerinde 50 kilogram ve üstüdür. Buradan yola çıkarak Türkiye'de büyüme potansiyelinin olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye genelinde firmaların yatırımları da devam ediyor.

İşleme noktasında kapasiteniz nedir? İhracat yapıyor musunuz?

İhracatı direkt olarak değil serbest bölgeye yapıyoruz. Ürünün havaleli malzeme olmasından ve navlundan dolayı… İhracat değil ama bizim yaptığımız ürünlerin yüzde 90’ı neredeyse ihracata gidiyor. Yani müşterilerimiz alıyor, ürünlerini koyuyor içerisine ve yurt dışına ihraç ediyor. Biz gümrük beyannamesi düzenlediğimiz anlamda baktığımızda serbest bölgede müşterilerimiz var ve oraya ihracat yapıyoruz. O da zaten ihracat kapsamına giriyor. Kapasite anlamında aylıkta 500 ton, yıllıkta da 6 bin ton bandındayız. 500-600 ton aralığında aylık tonajımız var. Kapasitemiz aylık bin ton civarında. Yüzde 50 gibi bir kapasiteyle çalışıyoruz burada. Yani bu fabrikanın hem alan itibariyle, hem makine parkı itibariyle kapasitesi bin ton.

Kapasiteyi arttırmayı düşünüyor musunuz? Yeni yatırım planları ve hedefleriniz var mı?

Önümüzdeki yıl yüzde 20-25 büyümeyi hedefliyoruz. 2023 hedefimiz yüzde %20 büyüme yönünde ve bu doğrultuda gidiyoruz şu an. Yani bu yılki hedefimizi tutturacağız gibi görünüyor. Yatırımlarımız tabii devam ediyor. En son Çin'den çift kafa dikiş makinamız geldi, onu devreye aldık. 16 yıllık bir makinemiz vardı onu İstanbul'dan gelen son teknoloji yerli ana makinelerimizden bir tanesiyle değiştirdik. Sıfır bir makine… Bu makinemiz iki renk, yeni gelen makine ise dört renk makine olacak. Yerli alıyoruz onu da. Ayrıca yeni yatırım noktasında otomasyonla ilgili bir yatırımımız var. Bir yazılım şirketinde, bir yıl önce başladık zaten biz programlarını kullanıyorduk ama kademe kademeydi ve aşamada da otomasyon kısmı vardı. Bu da üretimi hızlandıracak, fireleri minimize edecek ve işçiliği azaltacak. Tamamen otomasyona geçmiş oluyoruz. El terminalleriyle ham madde, girişinden okunuyor. Mamul çıkışlar, ürünlerin kesilmesi yine el terminalleriyle yapılıyor. Merkezi sistemde bilgisayarı açtığımda hangi makinede hangi ürün geçiyor, hangi ürünler atılmış, ne kadar firesi olmuş görebiliyorum. Hepsini merkezi bir şekilde görme şansım olacak. Önümüzdeki yıl yüzde 25 hedefini koyarken bunları düşünerek, bu çerçevede belirliyoruz.

Sektörün en önemli sorunu sizce nedir? İstihdam mı, nakliye giderleri mi, malzeme giderlerimi ya da teknolojik dönüşüm mü? Sizin önerileriniz nedir? Birçok STK'da da görevlisiniz. Bir yandan yüksek enflasyon sürecinden geçiyoruz, ihracatçı bir yandan finansman sorunu yaşıyor, sizler de finansman sorunu yaşıyorsunuz. Bir yandan personel yetişmesi, istihdamda yaşanan sorunlar... Sizin bakış açınız nedir?

Biz aile şirketiyiz. Bizim yaşadığımız en büyük sorun istihdam, istihdam, istihdam. Türkiye'de şu anda en fazla yaşanan iki tane önemli sorun var: finansa ulaşma zorluğu ve istihdam. Bu, şirketlerin durumuna göre değişiyor. Allah'a çok şükür biz öyle çok kredi kullanan, krediyle çalışan bir firma pozisyonunda değiliz. Kendi öz kaynaklarımızla, kendi yağımızla kavrulmaya çalışıyoruz. O yüzden işin finansa ulaşım konusunda şirket olarak bizim en azından öyle birçok büyük bir sıkıntımız yok ama bizim en büyük sıkıntımız istihdam. Vasıflı-vasıfsız eleman bulmakta sıkıntılar yaşıyoruz. İşsizlik oranı yüzde 10 civarı deniliyor ama iyice araştırılması lazım. Biz internet sitelerinde ilan veriyoruz ve internet üzerinden bize başvuru formlarını atıyorlar. Biz de uygun olanları seçiyoruz. Yüz kişiyi davet etsek ancak 20’si geliyor! Seçerken de halihazırda çalışanı değil de işe ihtiyacı olan, çalışmayanı öncelik yapmaya dikkat ediyoruz. Çünkü kimisi muhtemelen daha iyi bir iş bulmaya çalışıyor. Biz işe ihtiyacı olana öncelik veririz. Çalışmayanları davet ediyoruz. 10 kişiyi çağırıyorsak, iki kişi geliyor. Bu konu, bütün konuştuğumuz platformlarda, STK'larda da gündeme geliyor. Kişi buraya gelmediği zaman işin özelliklerini de bilmiyor, kaç para maaş alacağını da bilmiyor. İşin kolaylığını-zorluğunu hiçbir şeyi bilmiyor ama gelmiyor. Bizim tabii işe alım tanımlarımızda son 3 aydan beri iş araması lazım. Ya da son iki ay[1]dan beri İŞKUR'a başvurması lazım. Biz bütün kanalları deniyoruz. Firmamızda asgari ücretle çalışanımız yok. En düşük çalışan dahi asgari ücretle çalışmıyor. Yani asgari ücretin üzerinde kademe kademe hem yaptığı işe bağlı, hem de kıdemine bağlı olarak zam yapıyoruz. Biz ambalaj sektöründeyiz ama otomotiv sektöründe de asgari ücretle çalışan yok. ‘Asgari ücretle çalıştırıyor onun için işçi bulamıyor’ diye düşünülmesin. Türkiye'de çalışma çağında olup da çalışanlar 3’te 1 oranda. Yani her yüz kişiden ancak 33’ü çalışıyor. İş gücüne katılım oranı, TÜİK rakamlarına göre yüzde 50 civarında. Bu, şu demek: çalışma vasfına sahip olup da çalışanlar yüzde 50. Yani bu kişi; hem kendine bakıyor, hem de geriye kalan yüzde 50’ye bakıyor gibi bir şey oluyor dolayısıyla. Kıyaslama yapmak anlamında OECD ülkelerinde iş gücüne katılım oranı yüzde 74 civarında. Acı olan tarafı bizim ülkemizin yaş ortalaması 30… İtalya'nın, Almanya'nın yaş ortalamaları 45-46. Biz genç nüfus olduğumuz halde maalesef şu anda üniversiteyi bitirmiş, liseyi bitirmiş ev çocukları, ev kızları, ev erkekleri var.

Peki, çözüm olarak ne yapılmalı?

Geçtiğimiz günlerde MEF Üniversitesi Rektör Yardımcısı Erhan Erkut, “Üniversitelerin yarısını kapatacaksınız” diyordu. Doğrudur. Tabii kapatılmasın o ayrı mevzu ama bizim mesleki eğitime önem vermemiz lazım, meslek liselerini artırmamız ve onları cazip hale getirmemiz lazım. Hep Almanya'yla kıyaslanıyor ya Türkiye… Aslında sadece nüfusu benziyor. Onların da, bizim de aşağı yukarı 85 milyon nüfusumuz var. Almanya'nın yüz ölçümü, Türkiye'nin yarısı. Yani dolayısıyla orada metrekare başına düşen insan miktarı, bizim iki katımız ve Almanya'da üniversite öğrenci sayısı Türkiye'dekinin yarısı. Türkiye'de 5-6 milyon aralığında üniversite öğrencisi var. Almanya'daki üniversite öğrencisi sayısı 2,5 milyon. Bizde en önemli kayıp ne biliyor musunuz? Üniversite çağındaki öğrenciler, 5 yıl iş dünyasından ve iş ortamından uzak kalıyor. Üzülerek ifade ediyorum, benim şu an 3 üniversite mezunu mavi yaka çalışanım var. Tarih bölümünden mezun, ilahiyat bölümünden mezun, kamudan mezun ama iş bulamamışlar. Ben diyorum ki “Benim mavi yakaya ihtiyacım var, istiyorsan gel çalış. Ben mümkün olduğunca sizi desteklemeye çalışayım. Ne zaman istiyorsan da vasıflarına uygun işi bulduğun anda çıkabilirsin.” Herkes üniversiteyi bitiriyor, beklenti yüksek ve ondan sonra iş bulamıyor. İşe ihtiyacı olan, paraya ihtiyacı olan “En azından geleyim, yine vasıflarıma uygun iş bulana kadar çalışırım” diyor. Bizim bu kadar üniversite mezununa ihtiyacımız yok. Bazı üniversiteler tabeladan ibaret. Görüntüde bina var ama 1-2 hocası var, kalite düşmüş durumda. Tabela üniversiteleri oluyor. Aslında kendimize kötülük yapıyoruz. Onun için mesleki eğitim, mesleki eğitim, mesleki eğitim! Yani istihdam… İstihdamı da mesleki eğitimle karşılayabiliriz.

Bursa Ticaret ve Sanayi Odası’nda Komite Başkanlığı da yaptınız. Siz de bir KOBİ'siniz ve BTSO, KOBİ OSB ile ilgili çalışmalar yürütüyor. Talepler toplandı ve Bursa'nın gerçekten hem şehir yapılanması hem sanayinin verimliliği açısından sorun yaratan dağınık bir sanayi yapılaşması var. Siz KOBİ OSB projesine nasıl bakıyorsunuz?

Kesinlikle olmalı. Ben burada 14 bin metrekare alanda üretim yapmaya çalışıyorum. Bizim daha büyük alana ihtiyacımız olduğu için yer alamıyoruz. Yoksa KOBİ OSB, çok önemli bir ihtiyacı karşılayacak. Mutlaka olması ve desteklenmesi lazım. Küçük sanayi oluşumlarının planlı, programlı bir yere taşınması açısından çok önemli. Ben o anlamda BTSO'yu bu konuda destekliyorum. Biz kendi açımızdan düşündüğümüzde biz artık yavaş yavaş orta büyüklükteki işletmeye geçiyoruz ve orta büyüklükteki işletmeleri de destekleyecek yine böyle 15-20 bin metrekarelik alana yani TEKNOSAB’a benzer bir sanayi bölgesi ihtiyacı var. Türkiye'nin yüzde 99’unu KOBİ’ler oluşturuyor. Bu açıdan çok doğru bir şey ve sonuna kadar bu projeyi destekliyoruz. Birçok işletmeyi ve derneği toplayıp bir araya getirme şansı olacaktır. Bursa'da şehir içerisinde kalmış olan yapıların dışarıya çıkması, şehrin trafiği açısından da çok büyük katkılar sağlayacaktır. Can-ı gönülden destekliyorum bu projeyi.